Zihinlerimizi esir alan büyük yanılgılar




I.

Bazen, uzaktan bakınca farklı şeyler görülebiliyor. Son günlerde ne kadar çok yanıldığımızı düşündüm. Düşündükçe de yanılgıların çokluğu karşısında şaşırdım. Öyle bir nokta geldi ki, hayatı adeta bir yanılgılar silsilesi olarak görmeye başladım. Acaba abarttım mı?

Yanılgıların çokluğu elbette insana ait bir şeydir. Diğer canlıların fazla yanılma şansı yoktur. Avlanan canlı, ilk ve son yanılgısında hayatını yitirir. Belki, -avcının da yanılması koşuluyla- bir şansı daha olabilir. Avcıysa birkaç kez daha yanılabilir. İnsan zihnine gelince, sürekli olarak yarattığı kargaşanın eseridir. Yani, kendi yapar, kendi çeker.

İnsan zihninin tabiatın dengelerini bozması kolay katlanılacak sonuçlar yaratmaz. Zaten sürekli değişen dengeler içerisinde yaşar. Zihin en büyük travmayı paleolotikten neolitiğe geçişte yaşamıştır. Neolitik, insanların ezici çoğunluğu için ağır emek, sürekli acı, yeni hastalıklar ve kölelik anlamına gelmiştir. Adem ile Havva'nın cennetten kovulup çiftçi olması en eski insan efsanesidir. Dünyanın düzeni kökten altüst olmuş ve kaos hep büyümüştür. "Geçmiş altın çağ" denilen şey de, işte bu neolitik öncesine duyulan özlemin çoğu zaman şuursuz ifadesinden ibarettir. Bir gün sabahtan akşama çapa sallayan bile bunu anlayabilir. İnsanlar gezinmek veya avlanmak için kıra gider, ama ağır zirai çalışmaya göndersen hemen hepsi bir daha şehirden çıkmaz.

Yanılgılardan bazen erken kurtuluruz, bazıları da ömür boyu sürer. Bununla birlikte, yanılgılardan kurtulmak her zaman bir şeye hizmet etmez. Yaklaşan felaketi görürsünüz ama görmeyenleri uyaramazsınız veya uyarsanız da felaket gene gelir. Aslında bazı istisnai doğa olayları dışında, her felaketi önceden görenler olmuş, ancak bu hiçbir şeyi değiştirmemiştir.

Şimdi bunları tasnif etmeye girişmeyeceğim. Yapılması zaten kolay değildir. Bir kısmı hepimizin, bazıları çoğumuzun zihinlerini teslim alan yüzlerce büyük ve yaygın yanılgı tespit ettim. Bir başlayalım, bakalım nereye kadar gidebileceğiz.

● Hayatın kontrol edilebileceği yanılgısı. Herkes önünde sonunda bunu öğrenir. Hayatın kontrol edilmesi mümkün değildir. Çok kısa sürelerle inisiyatif kullanmak, daha etkili olmak mümkündür, ama bu da ancak sınırlı ölçüde ve uygun koşullarda olabiliyor. Gerçekçilik, bu koşulları iyi tespit edip bunları değerlendirecek basirete sahip olmak şeklinde de tanımlanabilir. Niçin olmasın?

● İnsanların beklentilere uygun davranacağı yanılgısı. Bu, açıklama gerektirmeyecek kadar aşikâr bir şeydir.

● İyi kurallar getirdiğiniz takdirde insanların bunlara uyacağı yanılgısı. İnsanlar gerekli denetim ve etkili yaptırımlar olmadan kurallara uymazlar. Belki de doğal ve iyi olan budur. Herkes kurallara uysaydı hiçbir toplumsal gelişme olmaz, belki üç bin yıl öncesindeki gibi yaşıyor olurduk. Oysa kuralsızlık da kaos yaratıyor. Örneğin imar veya trafik kuralları, yargılanma kuralları vs. İşte; şuna uydu buna uymadı, keşke şu kadarına uysaydı vs. derken nesiller birbiri ardına geçmişe karışıp yok oluyor.

● İyilikle kötülük arasındaki savaşın söneceği yanılgısı. Tarihin en eski efsaneleri iyilikle kötülük arasındaki sonsuz savaştan söz eder. Gılgameş destanında bu vardır. Ahura Mazda ile Ahriman, melek ile Şeytan hep bu ikilemle alakalıdır. İnsanlar bunu çok eski tarihlerde anlamıştır. Bu savaşı sona erdirecek bir toplum peşinde koşturanlar olmuştur, ama bunlar sadece iyilik ile kötülük arasındaki mücadelenin şeklini değiştirmiş, özüne dokunamamıştır. Hayatın anlamlandırması, inançlar, efsaneler, edebiyat vs. ile sanatların büyük bölümü bunun çeşitlemelerinden ibarettir.

● Genetik şifrelere tam olarak hâkim olunabileceği yanılgısı. İnsan genin sahibi değil, sadece onu gelecek nesillere aktaran veya bunu yapması beklenen bir araçtır. Buna rağmen çok özel bir varlık olduğu yanılgısını taşır. Bu öyle bir bakışa kadar gitmiştir ki, kendisinin Tanrı'nın suretinde yaratıldığını ve evrenin kendisi için yaratıldığını, bu nedenle dünyadaki her şeyden istediği gibi istifade edebileceğini öne sürmüştür. Felaketlerin başlıca nedeni de bu bakıştır. Doğaya uyum yerine ona hâkim olmayı seçmiştir, sanki bunu yüzüne gözüne bulaştırmayabilecekmiş gibi. Bir evrim garabeti olduğunu görmezden gelmeyi seçmesinin nedenlerinden birisi de, kendisini diğer canlılardan ayırmayı istemesidir. Halbuki zihnin hapishanesi olan ölümlü vücudu bile yüzde 9 oranında insan hücresi ve yüzde 91 oranında diğer mikro organizmalardan oluşmaktadır ve bunlardan ayrılabilse bile -ki olanaksızdır- anında ölür. Buna insanın kendisini seçilmiş yaratık veya Tanrı'nın yeryüzündeki temsilcisi olarak görme yanılgısı da denilebilir ki, şayet büyük doğa olayları olmasa bile, sonunu getirecek olan şey budur.

 

II.

Yanılgıların arasında iyiye dönenler de vardır. Örneğin, insanların bencilliğinden ve hırslarından yılmış, bunları kesin insanlık hali olarak görerek farklı bir tutumdan umudunu kesmiş kişi, -eski masallardaki gezginler gibi- yeterince dolaşırsa cömert ve önyargıları yıkmaya hazır iyi kişilerle karşılaşacaktır. Ayrıca bazen yanılgılar bazı hataları düzeltmek için referans teşkil ederek hayra vesile olabilir. Şayet iyi niyetliyseniz, size hataları düzeltmek için sinyal olurlar, şayet görebilir ve değerlendirebilirsiniz. Devam edelim:

● İnsanların ve toplumların geçmişlerinden kurtulabilecekleri yanılgısı. Bu mümkün değildir. Her yöre yeterince ayrıntısıyla incelenebilse, orada bin, iki bin yıl, hatta daha öncesinden gelen toplumsal özelliklerin nesilden nesile geçmiş kalıntıları tespit edilebilir. Esasen bazı yörelerde bunu bilemeden daha fazla hissedersiniz. Örneğin Ege'nin bugün orada yaşayan insanlara geçirdiği özellikler Orta Anadolu'dan farklıdır. Orta Anadolu'da da Nevşehir ve çevresinin Konya'dan farklı olduğu görülür. Her yöre geçmişinden gelen farklı özellikleri aktarır. Beş bin yıl öncesine kadar olan dönem yakın vade sayılır. Uzak vade paleolotik geçmişimizin, orta vadeyse neolitiğin üzerimizde kalan izleriyle ilgilidir. (Daha geriye giden başka tasnifler de yapılabilir.) Örneğin, kurban âdeti çok eskilerden gelen kan dökme güdülerimizle alakalıdır. Çoğu dinde ve kültürde kurban farklı biçimlerde yapılır. Başka şeyler de farklı biçimlerde yapılır. Bunları kolay silemezsiniz.

● Tavizsizlik ve uzlaşmazlıkla başarı elde edilebileceği yanılgısı. Halbuki, siyaset -birçok başka şeyin yanı sıra- tavizleri ve uzlaşmaları yönetme sanatıdır. Aksi durum kırılmalara yol açan büyük direnç yaratır. (Bu vesileyle... tarihin en uzlaşmaz ve karşıt görünen diktatörlerinin birbirleriyle ittifaka girip hem ülkelerini hem birbirlerini yıkıma götürmeleri iyi tetkik edilmeli ve bunlar bilinmeden konuşulmamalıdır.)

● Mutlak iktidar yanılgısı. Böyle bir şey yoktur, böyle bir şey olamaz. Her iktidar ittifaklarla inşa edilir. Sonra bunlar bozulur, yenileri kurulur. Diktatörler de kendilerine bağlı bir çevre yaratmadıkları takdirde hızla alaşağı edilir. En büyük imparatorlar ve diktatörler, kaderleri kendi iktidarlarına bağlı birer zümre yaratarak ve onlara dayanarak bir süre ayakta kaldılar. Aynı şey, bırakın partileri, bir ilçe yönetimi veya belediyesi, hatta ciddi bir dernek için dahi geçerlidir.

● Kriz dönemlerinin iyiye vesile olacağı yanılgısı. Krizler çoğu zaman kötüye vesile olur. Krizden yararlanacağını düşünen siyasetçiler genellikle bunların ilk kurbanlarıdır. Veyl mağluplara.

● Üstyapı denilen şeyin altyapı tarafından belirlendiği yanılgısı. Burada kastedilen şey politika, hukuk, değerler gibi unsurların ekonomik altyapı ya da yeniden üretim süreci tarafından belirlenmesidir. Bu ancak kısmen doğrudur. Şöyle ki, bu kaba yaklaşım bütünün sadece küçük bir kısmını ifade edebilir. Üstyapı unsurları denilen şeyler, yani toplumsal örgütlenme ve değerler, temel unsurlar olan doğal kaynaklar ve nüfus ve teknolojiyle de karşılıklı belirlenme ilişkisi içerisindedir. Sadece üretime ve ekonomiye bakmak büyük yanlıştır. Mega kentler, devasa nüfus, azalan kaynaklar, büyük teknolojik değişimler hem değerleri hem de sosyal örgütlenmeleri derinden etkiler, değişime uğratır.

● Önceden belirlenmiş toplumsal aşamaların birbirini izlediği yanılgısı. Bu, sadece belli ideolojilerin duruşlarını meşrulaştırmak için ortaya atılmış olan afaki bir laftır. Dünya tarihi içerisinden cımbızlama yaparak söylenmiştir. Başka örnekler bulup bambaşka tasnifler yapabilirsiniz. Hatta, tarihi teorinize uydurarak yeniden yazabilirsiniz. Bir süre için bunu yutanlar da olabilir ama sadece bir süre için. Ayrıca geleceği öngörmek de olanaksızdır. Burada kaçınılmazlıklar değil sadece temenniler vardır. Bu temennileri sözde bilimsel hale getirmek acıklı bir tutumdur. Zaten bilim çabası böyle bir şeye izin vermez. Veremez. Bilimin bununla bir alakası olamaz.

● Gücün yozlaşmasının önlenebileceği yanılgısı. Askeri, siyasi veya iktisadi her güç kaçınılmaz olarak elindeki iktidarı istismar eder. İdeolojisinin ne olduğu önemli değildir. Toplumlar iktidarları dengeleyecek kurumları yaratabildikleri ve yaşatabildikleri oranda güçlüdür. Ne var ki ekonomik ve siyasi güç önünde sonunda bu kurumları da ele geçirir ve az-çok göstermelik hale getirir. Tarihteki tüm örnekler bunun kaçınılmazlığına işaret eder. Bu nedenle koşullara uygun yeni kurumların yaratılması gerekir. Bazı toplumlar bunu başarmış, asırlar içerisinde gücü kâh merkezileştirip kâh dağıtarak ayakta kalmıştır. Ancak toplumlar da sabit değildir. Dilleri, sosyal örgütlenme biçimleri, inanç sistemleri ve tüm unsurları, dolayısıyla iktidar yapıları değişime tabidir. Dolayısıyla sürekli gerilim...

● Şu veya bu ideoloji veya inanç takipçilerinin kendilerinin başkalarından daha iyi veya akıllı olduklarını sanma yanılgısı. Bu yanılgı solcularda diğerlerinden biraz daha çok gibidir ama kesin bilemiyorum. Diğerlerinde de aynı şekilde olabilir.

 

III.

"Acaba bu yazı serisinin yüz on altıncısını, hatta yirmi üçüncüsünü okuyan olur mu" diye merak etmeye başladım; çünkü yaygın yanılgılar için yapmakta olduğum liste her gün kabarıp duruyor. Yuh olsun bize diyorum. Kendimizi ne çok aldatıyoruz. Aylar sürse de gittiği yere kadar devam edeceğim. Bu bölümde "bilgi" konusundaki yanılgılara biraz değinelim:

● Bilimsel olduğu ileri sürülen bilgilerin çoğunun bilimsel olduğunu sanma yanılgısı. Bunların pek azı bilimsel bilgi kıstaslarına uygun olarak üretilmiş olup çoğunda da sahtekârlık vardır. Merak edenler "bilimsel sahtekârlıklar" tarihine başvurarak bunun ne kadar yaygın olduğunu görebilir. Para ve/veya şan peşinde koşan akademisyenlerin verilerle oynayarak neler yapabileceklerine şaşar kalırsınız. Bilimin doğası gereği bu sahtekârlıklar er geç ortaya çıkacaktır, ama elli yıl sonrasını kimse dert etmez. Günümüzde on binlerce, belki yüz binlerce sözde bilim adamı büyük şirketlerden ve başka kurumlardan para alarak en zararlı şeyleri zararsız veya en azından kuşkulu ilan eder. Araştırmaların büyük bir kısmı da önceden tembihlenen sonuçları elde etmeye yönelik sahtekârlıklardır. Gerçek bilim insanları bu sahtekârlık çorbası içinde gerçek bilgi peşinde koşan, kirlilikle mücadele eden mübarek kişilerdir.

● Bilimin, paranın ve siyasi gücün denetiminden kurtulabileceği yanılgısı içerisinde olanlar varsa, "Allah akıl fikir versin, gözlerini biraz açsınlar" derim, başka şey demem. Günümüzde bilim ortamları bilgiye hizmet etmekten çok, bilim adamlarının geçinmesine ve büyük kurumlara hizmet etmektedir. Bununla birlikte bilimden vazgeçemeyiz ve gerçek bilgi, namuslu bilim insanları tarafından üretilen ve savaşı verilen bir şeydir. Sonuçta, bu alanda ileri giden daima kazanır.

● Gazeteciler ve ekonomistlerin -istisnalar hariç- şerefsiz olmadıkları yanılgısı. Ekonomi diploması sahibi, bir süre gazetecilik yapmış bir kişi olarak bunu son derece büyük bir yetkinlikle söyleyebilirim. Bunların ezici çoğunluğu sermayenin çıkarlarına uygun bilgi yayan ve gerçek bilgileri toplumdan saklayan kişilerdir. Aksi halde o astronomik maaşları alamazlar. Şimdi bazı gazeteciler çıkıp "Ben hiçbir zaman patrondan talimat almadım" diyor. Çok komik. Elbette almamıştır. Buna gerek de yoktur. Ayda elli bin lira maaş alınca zaten talimata gerek kalmaz. Ne yazacağını, ne yazmayacağını maaş çeki yeterince gösterir. Hepsi bu kadar. Elbette, gazeteciler ve ekonomistler arasında da saygın kişiler vardır. Adlarını zaten bilenler bilir.

● Bilimsel araştırmaların daima iyiye yönelik olduğu ve insanların mutluluğunu artıracağı yanılgısı. Bilgi şu veya bu şekilde artırılır. Ne var ki bunlar içerisinde ne kadar, ziklon B gazıyla toplama kamplarında kaç yüz, kişinin kaç dakikada öldürülebileceği, cesetlerinin nasıl imha edilebileceği gibi bilgiler de vardır. Bunları yakan fırınlar ihaleyle büyük şirketler tarafından yapılmıştır. İnsanlığın çirkin halleri çoktur. Bilgi iyiye olduğu kadar kötüye de kullanılabilir.

● Akademisyenlerin paramızı yerinde kullandıkları, yayımladıkları makalelerin okunacağı ve okunanların da işe yarayacağı yanılgısı. Tabii bunlar içerisinde işe yarayan birkaç tanesi vardır, yüzde 3 veya yüzde 5 oranında çıkabilir, yüzde 95'i kâğıt israfı ve çöptür. Bunlar akademisyenlerin derece alması için bilim adına fuzuli bir bürokrasi icadıdır. Şu kadar makalem var, doçent olacağım. Kaçı orijinal, kaçı faydalı? Günümüzde sözde hakemlerden geçen makaleleri yayımlayan 50.000'den fazla sözde bilimsel dergi vardır, ancak bir başka araştırma doktora çalışmalarının üçte ikisinde plajiarizm (araklamacılık) olduğunu tespit etmiştir. Aslan profesör, sen neymişsin be!

1969 yılında ekonomi bölümüne girince kütüphaneye gittim, "nedir yani?" diyerek. Bu bilgi dalında neler üretilmiş bir bakalım. Bizim okulun kütüphanesi yabancı yayınlar açısından çok zengindi. "Economic Review"lardan, "Journal of"lardan başlayıp, binlerce cilt yayın içerisinden çekerek okumaya giriştim. Abuk sabuk şeyleri anlamaya çalıştıkça beynim sulandı. Marjinal fayda, marjinal talep, marjinal yatırım, marjinal şu bu. Grafikler, eğrilerin kesişme noktaları, izdüşümleri, eğrilerle çizgilerin arasındaki alanlar... aman Allahım. Birkaç gün içerisinde durumu kavradım. Bunlardan alınacak bir şey yoktu ve her şey işin temelini saklamaya yönelikti. Binlerce rafın fuzuli israfı. Benden sonra, elli yıl içerisinde tek bir kişinin dahi açıp baktığını sanmam. Bakan olduysa da yararlandığına inanmam. Sonra giderek daha uçuk teoriler rağbet bulmaya başladı. Dünyanın en büyük şakası Nobel ekonomi ödülleridir. Hiçliğe verilen ödüller. Gene de bu eğitimin faydaları oldu. Her şeyden önce sahtekârlığı ayırt edebilmeyi öğrendik. Aklımızın erdiği kadarıyla bilgileri iyi yönde kullanmaya çalıştık, faturasını da ödedik.

● Zihinlerdeki belirsizliklerin azalacağı yanılgısı. Öyle ya, öğrendikçe her şey yerli yerine oturur değil mi? Ama değil. Her bilgi yeni bilinmeyenler getirir ve bunların sayısı öğrenilenlerden daha fazladır. Bilim gene de yararlı bir çabadır; çünkü öğrenme, anlama, kuşkulanma, yanlışları ortaya çıkarma, doğrulama çabaları zihni olgunlaştırır ve arada sırada da olsa faydalı bilgiler üretilmesini sağlar. Aslında bilgiye fayda açısından bakmak en büyük hatadır. "Bundan nasıl yararlanırım?" diye bakan zihinler asla olgunlaşmaz. "Bu nedir?" diye bakanlar zihinler olgunlaşır. Bunun temeli toplumun hayata bakışında yatar. "Bu nedir?" yaklaşımının daha çok olduğu toplumlar ileri gider, diğerleri üzerinde üstünlük kurar. Faydacı bakış zihni kısırlaştırır, bakışı daraltır.

● Gelelim en büyük yanılgıya: En büyük yanılgı "kurbağanın sindirim sistemi ne işime yarayacak?" yanılgısıdır. Bu ülkemizde son derece yaygın bir ilkellik, zihin pespayeliğidir. Öncelikle, zaten bunu çoğu bilgi için söyler "ne işime yarayacak" ilkelleri. Önünde sonunda öğrenilesi gereken bazı bilgiler vardır. Onu seçmesen başka bir şey seçeceksin. Ayrıca canlıların sindirim sistemleri üç aşağı beş yukarı aynıdır. Birini öğrenen hepsi hakkında fikir sahibi olur ve bu son derece önemli bir konudur. Üstelik, önemsiz olsa ne olacak? Sadece işine yarayacak bilgi peşinde olanların çoğunlukta olduğu toplumlar geriliğe mahkûmdur. Bilgiyi bilgi için arayanların çok olduğu toplumlar, bunun kullanım yollarını da üretir. Bilgi zihni geliştirerek çözüm üretecek hale getirir. Sonra işe yarar şeyler yapabilirsin. Bilgiye en başından istifade için bakarsan sonu kötü olur. Resim ortadadır.

 

IV.

Bu bölümde de insan davranışlarının en büyük saiklerinden birisi olan "kaçışlar" üzerinde duralım.

Aşırı kısıtlamalar bir yana, insanların bir kısmı geçmişlerinden, bazıları da geçmişlerinin bir kısmından kurtulmak ister. Birçokları sırf bu nedenle başka illere veya ülkelere göç edip yeni bir hayata başlamaya çalışır. Bunların çoğu önemsiz nedenlere dayansa da, kaçanı fazlasıyla etkilemiş olabilir. Herkesin başına gelebilen irili ufaklı "normal" hataları, sıradan insanlık halleri değil de zihinlerini yakıp kavuran birer olaya çevirip büyütenler hiç de az değildir.

İnsanlar kaçar. Herkesin kaçtığı şeylerin bir kısmı farklı olsa da.

Kaçılmak istenen şeylerin kısa bir listesini yapsak, ilk akla gelenler şunlardır: Acı çekmek, sorumluluk, huzursuzluk, endişe içinde yaşamak, emek sarf etmek, ağır emek sarf etmek, umutsuzluk, yalnızlık, dışlanmışlık, hastalık, açlık vs.

Bir de genellikle politik dille ifade edilen ya da politikacıların daha çok dillerine doladıkları kaçış konularına bakalım: Adaletsizlik, suiistimal, çaresizlik, baskı, sömürü, savaş, cehalet, esaret vs.

Bunların dışında... Başarısızlık, mutsuzluk, sıkıntı, sıradan olmak, günlük hayatın sıradanlığından kaçmak vs. Ne var ki günlük hayatın sıradanlığından kaçmak da büyük bir korkudur çoğu kişi için. Macera ve belirsizlik azınlık için heyecan, çoğunluk için korku kaynağıdır ve dolayısıyla kaçıştan da kaçılır.

Bu kategoriler afakidir. Bin türlü ekleme ve farklı tasnif yapılabilir ve zaten her birisi diğer kategorilere de aktarılabilir. Ayrıca, insan ihtiyaçlarını kategorileştirmiş çalışmalar da vardır. Yeme-içme, barınma, güvenlik, konfor vs. gibi sıralamalar yapılır.

Bazen veya çoğu zaman, yazmak da bir kaçıştır. Hatta, sanatın da kimi zaman, başka şeylerin yanı sıra kaçışa hizmet ettiği söylenebilir; ama sanatta marjinallikten veya kaçıştan söz edilebilir mi? Kolay yanıtları olmayan bu tartışmaları sonraya bırakalım. Bazen (özellikle ekstrem) sporlar da bir kaçış olabilir; şöyle ki, aramızdan bazıları insan doğasının limitlerini test etmek isteyebilir. Fiziki limitlerimiz kolay anlaşılır, ama zihnin sınırlarını anlamak kolay değildir. Örneğin, kendi adıma konuşursam, insanların hemcinslerini aşağılama konusundaki sonsuz heveslerini çok iyi bildiğim halde, hala bunun nasıl mümkün olabildiğini anlamış değilim.

Binaenaleyh...

● İnsan faaliyetlerinin çoğunun birer kaçış olduğunu görmeme yanılgısı. Bu faaliyetler alçakça veya yüce amaçlara bağlanmaya çalışılsa da kulak asmayın. İşin orası da bir kaçıştır. İnsan, görünmek istediğinden daha basit bir yaratık olduğu gerçeğinden uzaklaşmaya çalışır. Eski insanlar Göbeklitepe'deki sütunları, Paskalya Adası'ndaki dev taş heykelleri veya druidlere atfedilen Stonehedge anıtlarını belki de bu nedenle muazzam bir çabayla dikmişlerdi. Bir ululuğa ulaşmak istiyorlardı. Yoksa on tonluk kayaları sürükleyip dikmek için niçin öyle uğraşsınlar ki.

● İnsanlığın belli bir amacı olduğu yanılgısı. Şayet hal böyleyse, ilk hücrelerden beri tüm yaşamın insanı üretmek ve ilerletmek gibi bir amaca göre inşa edildiğine inanmak gerekir ki, buna işaret eden hiçbir delil bulunamamıştır.

● İnsanlığın belli (ve yüce) bir amacı olması gerektiği yanılgısı. Niçin olsun ki? Böyle bir amaç, ne kadar iyi olursa olsun, kölelikle veya felaketle sonuçlanır; çünkü herkes ya bu amaca hizmet edecek (amacın kölesi olacak) ya da buna karşı saflarda mücadele edecektir (dolayısıyla baskı ve savaş). Huzurlu ve basit bir hayat amacına göre hedef belirlemek daha iyi olmaz mı?

● Başka bir hayat ahenginin bulunabileceğine dair yanılgılar. Sayısız Batılı insan ruhlarındaki huzursuzluğu bastırmak için Katmandu'ya, Ganj kıyılarına, Hint adalarına, hatta Arabistan çöllerine gitti. Orada dünyevi hırslardan arınmış kâmil insanlar bulacaklarını sandı. Kızgın kumdan, mikroplu sudan, paragözlüklerini sözde bilgeliklerinin arkasına saklamaya çalışan guru bozuntularından, uyuşturuculardan, sonsuz yoksullukların arasına serpiştirilmiş muazzam zenginliklerden başka bir şey bulamadılar. Tabii uyuşturucu baronlarını, fidye çetelerini, korsanları, çocuk ve köle işçileri, fuhuş yuvalarını, sokakta yaşayanları ve vahşette Batılı karşıtlarını yüze katlayan Uzakdoğu mafyalarını, Yakuza'yı vs. saymazsak. Bunlar tropik kumsallara serpiştirilmiş beş (hatta şimdi yedi) yıldızlı fesat yuvalarının hemen yanı başında yer alıyor. Bu kadar vahşetin içerisinde ahenk olmaz. Dubai gökdelenleri Güney Asya'dan gelen ve günde birkaç dolara çalıştırılan, depolarda balık istifi yatırılan işçiler tarafından inşa ediliyor. Ama dünyaya refah ve ahenk mesajları yayılıyor. Hindistan'daki salak gurulardan bilgelik öğrenileceği sanılıyor. Vallahi, insanlar bu kadar da aptal olamaz, mümkün değil; aptallıktan değil de kendilerini kandırarak beyinlerini türlü saçma inanışlarla (ve maddelerle) uyuşturmak için bunlara yöneliyor. Yahu, tarih boyunca bütün göçler Doğu'dan Batı'ya olmuş. Bir baksalar ya. Batılı Doğu'ya, Doğulu da Batı'ya bakıyor, boş yere.

Muhtemelen, insanlar iyiliğe yönelmekten daha çok, kötülüklerden, en başta hemcinslerinin kötülüklerinden ve kendi zihinlerindeki fırtınalardan kaçma saikiyle hareket ediyor. Bunu yadırgamak gerekmez. Hatta son derece normal olduğu düşünülebilir.

Mehmet Tanju Akad


İlgili Etiketler

İlgili etiket bulunamamıştır.


Bu makale 27.05.2017 18:28:27 tarihinde eklenmiş ve toplam kere okunmuştur.



Okuyucu Yorumları